sayfalar

28 Eylül 2012 Cuma

İşte benim Zaferlerim…


Herkes bir şekilde hayatını yaşıyor ve kendi zaferlerini yaratıyor. Hiç birimiz yenilmez değiliz. Yenilgilerimizden öğrendiklerimiz ya da öğrenemeyip, hala ısrarla yenildiklerimizdir hayatın toplamı…

Benim şu ana kadar ki en büyük zaferim Sinan.
Bizim zaferimiz cücemiz.
Her zaman tek başıma kendimi var etmek istemişimdir ama sanırım birlikte var olmak benim ruhuma daha iyi geliyor.

Işte benim hayattaki tek büyük zaferim bu gülen yüzler.



22 Eylül 2012 Cumartesi

Son okuma listem, hangisinden başlasam?


“Neden blog” yazımda da yazmıştım. Çocuk yetiştirmekle ilgili birşeyler okumayı, bütün uygulamaları görüp, benim için uygun olanı sezgilerimle harmanlayıp cüceme uyarlamayı seviyorum. 
Okumak ve yazmak oldum olası, beni rahatlatan yegane sığınağım oldu.

Eğer siz de ilgileniyorsanız ve fakat ne okusam diyorsanız, yararlı olabilecek bir okunanlar listesi hazırladım. Buradaki kitapların özetlerini de başka yazılarda paylaşmayı düşünüyorum.


Oyunun Gücü, David Elkind
Çocuğum Yemek Yemiyor, Carlos Gonzalez
Çocuğunuzla Birlikte Büyümek, Naomi Aldort
Anneler ve Oğulları, Dr. Evelyn Bassoff
Daha Sade Bir Hayat, Kim John Payne ve Lisa M.Ross
Bilinçli Bebek, Aletha J. Solter
Çocuklarda Sanat Eğitimi, Susan Striker
A'dan Z'ye Bebek Bakımı, Dr. Martha Sears ve Dr. William Sears
Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler, Tracy Hogg ve Melinda Blau
Mahallenin En Mutlu Bebeği, Dr. Harvey Karp
Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir, Tim Seldin

Ben ise yeni gelen kitaplarımla haşır neşir olacağım bu aralar. Yeni aldığım ve sırayla okumaya başlayacağım yeni kitaplarım da aşağıdaki gibi. Hangisinden başlayacağıma da karar veremedimJ



Çocukluğa Geçiş Sorunlarına Mucize Çözümler, Tracy Hogg
Çocuğunuza Kulak Verin, Aletha j. Solter
Mahallenin En Mutlu Yumurcağı, Dr.Harvey Karp
Iki Yaşındaki Çocuğunuz Büyürken, “Parents” dergisi editörleri ve Diane O’Connell
Iyi Uykular, Tatlı Rüyalar El Kitabı, Kim West

Bana da size de iyi okumalar…

21 Eylül 2012 Cuma

Montessori yaz, montessori yaz… eee buyrun Montessoriye,


Daha önceki bir yazımdan alıntıyla başlamak istedim.

“Gel gelelim büyüklerimizi saran “nedir bu montessori” telaşına… Merak etmeyin öcü değil; atıştırmalık hiç değil... Peki nedir? Hakkında bir sürü olumlu ve olumsuz yayın bulabileceğiniz ama temelde bir montessori sınıfında oturmadan, çocuğunuzla empati kurmadan ya da uygulayan birilerinde canlı canlı görmeden, çocuğunuzla doyasıya, özgürce yapılan aktivitelere açık olmadan, döker saçar korkusunu içinizden atmadan, hayatın hızından ve karmaşasından arınmadan anlamlandıramayacağınız; cinsiyeti, dini, dili, ırkı olmayan, hoşgörü, sevgi, saygı, özgüven ve yaratıcılığa dayanan bir eğitim yöntemi.”

29 Mayıs 2012 tarihli yazımda yazdığım bu paragraftan sonra maillerimde ve telefonumda ufak bir kitlenme yaşadım. Meğer ne çok merak eden varmış bu Montessoriyi. Tabi ki kitabi bilgi kıvamında bir anlatıma girmeyeceğim, hem Türkçe hem de İngilizce bir sürü kaynak var bu tip bilgileri edinebileceğimiz. Kurcaladığım bilgileri nasıl kendi hayatımıza uyarladığım ve pratiğe geçirdiğimle ilgili anlatacağım.

Evde montessori mi, nasıl yani?

Çocuk odasından başlayacak olursak tam bir cüce odası olduğunu söylemeliyim. Herşey kendi boyutunda, devler dünyasından cüceler dünyasına geçiş gibi.

cücemin dolabı, askılığı, aynası, küçük çorap çekmecesi. Görünmüyor ama  çorap çekmecesinin üzerinde  CD çaları var.

kitap ve peluşlarının durduğu raf

Ayna Montessori için çok önemli, kendini sürekli keşfediyor.

Resim, daha doğrusu karalama yaptığı faaliyet masası

Faaliyet masasının üzerindeki mandallı panoda Ulaş'ın yaptıkları da yer alıyor ama bu aralar sanatla ilgili gelişimi için küçük küçük resimler var panosunda.

Cücemin yer yatağı

Dolaplarını istediği gibi açıp, istediğini alabiliyor. Çoraplarını giydirmem için getirebiliyor, okutacağı kitabı kendisi seçebiliyor, uyumak istediği zaman rahatlıkla yatağına yatabiliyor, kendi boyutundaki askısından havlusunu alıp elini yüzünü kurulayabiliyor. Masasına oturup resim yapabiliyor. Yaptığı resimleri sergilemek ve övgüleri toplamak için mandallı bir panosu var. Ama bazı eserlerini çerçeveletip evin başka odalarında da sergi alanları oluşturmakta fayda var. Eserlerinin, emek verdiği şeylerin ne kadar değerli olduğunu anlatmanın daha güzel bir yolunu bulan varsa bilemem. Evet kolay yolu var, “afferin” demek ama neden kolaya kaçıyoruz ki??? Benim cücem henüz o kadar büyümediği için daha evi eserleriyle süsleyemedi. Duvarlarını istediği gibi boyuyabiliyor (tabi duvarları boydan boya kağıt kaplamak suretiyle). Cd çaları da cücemin erişebileceği bir konumda, istediği zaman açıp istediği zaman kapatabiliyor.

Duvar boyamaları için duvarı kapladığımız rulo kağıt.

Gelelim salona,
Salonda oyuncaklarının durduğu raflar var ve bütün oyuncakları açıkta duruyor. Istediğini istediği zaman alıp oynaması için bu şekilde yaptım sözüm ona ama gel gör ki oyuncaklara pek ilgi duymuyor, nerede tuhaf şeyler var onlarla oynuyor. Heeee tabi bir de bütün oyuncaklar raflara nasıl sığıyor, söyle ki oyuncak sayısı çok az. Çevresine olan ilgisinin azalmasını istemediğimden oyuncaklara boğmuyorum.

Salon sehpalarından Ulaş için yapılmış raf düzeni

Televizyon altı nasıl da oyuncak rafı oluvermiş


Gelelim mutfağa,
Bir kere su damacanasının başından pek ayrılmıyor. Basıp su doldurmayı çok seviyor. Bir de mutfakta kendi rafı var, orada bitmiş yoğut kutuları, peynir kutuları, süt kutuları, plastik bardak, makarna, mercimek, çanak vs. duruyor. Mutfağa girdiğinde yetişkin yaşamında sürekli gördüğü malzemelerin boş hallerine doluymuş gibi davranıyorJ kıyamaaam…

Şekilden de görüldüğü üzere epey dağınık, çünkü burası Ulaş'ın rafı.


Bir de değişik deneyimler sepetimiz var.
Sepetimiz biraz kalabalıklaştı, çünkü değişik gördüğü hiç bir yere sığdıramadığı herşeyi bunun içine atıyor bizim ufaklık.


İçinde değişik deneyimler yaşayabileceği, değişik dokulara dokunabileceği malzemeler var. Metal malzemeler: bitki çayı demlenen bir bardaklık demleme aparatı, küçük bir çırpıcı, mama kaşığı, çay kaşığı, yemek kaşığı, çay tabağı; tahta malzemeler: tahta mandal, tayga toystan aldığım üzerinde mercekler ve kumaş parçaları olan çıngıraklı tahta bloglar, yemek kaşığı, ayakkabı fırçası (temiz), tahta saç fırçası; cam malzemeler: baharatlık, küçük boy kavanoz, tuzluk, boncuklu kolyeler, içi mercimek ve nohut dolu cam kavanozlar;doğadan malzemeler: kozalak, şeftali çekirdeği, kayısı çekirdeği, çakıl taşları, deniz kabuğu, sünger; kumaşlar: saten, kadife kumaşlar,  kurdeleler, yün yumakları, küçük bir çanta, eşarp, fular, ponponlardan yapılmış parmak kuklalar…
Ara ara sepete yeni sürprizler girebiliyor…

Bunun dışında yapılabilecek o kadar güzel aktiviteler var ki. Mesela bir çubuğun ucunu bez ya da kumaş ile kaplayıp yoğurt; kapları, kola kutusu, metal bir kase, ahşap bir kase,  ve değişik ses veren bir çok malzemeyi diziyorsunuz ve sonrasını cücenize bırakıyorsunuz. Bakın görün ritm çubuklarıyla çıkardığı sesler ne kadar hoşuna gidecek. Tecrübeyle sabittir.


ritm çubuğu ve ters çevrilmiş ahşap kutu ile eğlence
Neyin peşindesin anne, müzik yapıyorum


Yazıyı çok uzatmak istemiyorum. Tekrar aynı konu üzerine yazacağım, bu girizgah niteliğinde bir yazı olsun. Ama işin özü şu ki, Montessorinin özü çocuğu mümkün olduğu kadar doğalına bırakmak, kendine güvenini sağlamak için bazı şeyleri kendi boyutuna indirmek, evin her odasında artık onun da var olduğunu hissettirecek düzenlemeler yapmak, kendini oraya ait hissetmesini sağlayacak  ve kendi kendine birşeyleri gerçekleştirmenin hazzını yaşayacağı düzenlemeler… Sıkça sorulması gereken eğlenceli bir soru var: “Ne yapabilirsin Ulaş kendi kendine?”

Bu anlattığım şeyler montessoriye giriş… Montessori eğitim anlamında 3 yaşında başlıyor, değişik aktivitelerle oyunlarla inanamayacağınız şeyler öğreniyorlar, hem pratik hayata hem geometriye, fizik, kimya ve doğaya dair. Ama 3 yaştan sonra evde bunları uygulama olanağı yok, uygulamak için montessori eğitmenine ihtiyaç olduğu bir gerçek maalesef. Bu aşamadan sonra evde sadece belli sorumluluklar verilebilir. Bizimle yemek yapmak, sofrayı hazırlamak, kek yapmak, ekmek kesmek gibi, ne yapabiliyorsa kendi kendineJ

Maalesef bazen annelik ve öğretmenlik arasındaki sınırı farketmeden geçiyoruz. Anne olarak kalmamız dileğiyle…


Yazarın Notu:
Bu arada yazımın başında belirttiğim gibi maillerim de telefonum da kilitlenmedi maalesef.  O benim hayalimJ Ama kilitlense ve bir çok kişi alternatif yöntemler denemek istese fena mı olurdu? 


20 Eylül 2012 Perşembe

Aybala usulü, ev ya da el yapımı poposil…


Ah Aybala, vah Aybala! Bugüne kadar neredeydin? Ben bu sırrı cücem 18 aylık olduğunda mı öğrenecektim?

Aybala’nın tarifiyle el ya da ev yapımı poposillerden yaptım ve şahane oldu. Düşündüm ki Aybala’nın sırrını paylaşırsam yenidoğan anneleri ya da hamile anneler geç kalmadan bu faydalı tariften yararlanabilir.
Ilk yapmanız gereken şey bir kutu pamuk, bebe yağı ve ağzı sıkı lastikli plastik saklama kaplarından edinmeniz. Kaynayan suya pamukları atıyorsunuz ve suyun altını kapatıp, pamukları bir müddet suda bekletiyorsunuz. Pamukları çıkarıp neredeyse iyice kuruyana kadar sıkıyorsunuz. Elinize temiz bir makas alıyorsunuz ve istediğiniz boyutlarda kesiyorsunuz pamukları. Pamukları istifleyeceğiniz kutuya bir miktar ama az bir miktar bebe yağından doküp tabana yayıyorsunuz. Ilk kat pamukları diziyorsunuz. Bu pamukların üzerine tekrar bebe yağı döküyorsunuz ve bir sonraki kata geçiyorsunuz. Her katı dizişinizde aynı işlemi yapıyorsunuz. Üst üste istiflediğimiz pamukların kurumasını engellemek için kutunun ağzını kapatıyoruz ki hava almasın. Ertesi gün kutudaki pamukları poposil olarak kullanmaya başladığınızda göreceksiniz ki pamuklar hem yağı hem bünyesinde bulunan suyu iyice emmiş…
Deneyin, Aybala’ya dua edeceksiniz. Çok pişik problemi olan cücemin pişiklerinden kurtulduk, sanırım bebe yağından kaynaklı.

Uygulamacı notu:

Ben yağı kararında koymakta başarısız olduğum için ilk denemem vıcık vıcık olmuştu. O sebeple bebe yağını eşit dağıtabilmek için spreyli bir şişeye koydum ve fıslaya fıslaya başarıya ulaştım.

Teşekkür ederiz Aybala. Artık herkes biliyor sırrınıJ

8 Eylül 2012 Cumartesi

Hoş geldin, beş gittin bayram…


Huzur içinde bir bayram geçireceğimiz ve bir önceki tatilimizin acısını çıkaracağımız, yani bol bol uzanmışım kumsala güneş damlar içime yapacağım bir Bodrum tatili planlamıştım. Babaannenin yanına gidip hem tatil, hem bayram kutlaması yapalım dedik ama demez olaydık. Ulaş’la olan her seyahatimiz gibi bu da olay oldu.
Cuma günü (arifeden bir gün önce), uçağa bindik. Uçakta cücem beni şaşırttı ve hiç sıkıntı çıkarmadı, çünkü aklı fikri verilen pideyi yemekteydi. Dede bizi havaalanından aldı ve eve varana kadar uyumuştu zaten. Sıkıntı yok, anne mutlu, baba mutlu, uyuyarak da olsa torununu gören dede ve babaanne mutlu…
Ertesi sabah kahvaltımızı yaptık, etrafı keşfettik, birlikte uyuduk ve güneşin etkisinin hafiflediği saatlerde istikameti denize çevirdik. Ulaşimom denize girsin, kumda oynasın… Aynen de öyle oldu, akşama kadar denizde çok eğlendi, hortumla kendini yıkadı. Bir sonraki gün de aynı keyfiyle sürdü. Ahhh bilemedik, vah bilemedik bugünün son keyifli günü olduğunu.

 

hortumla oynatılarak itinayla nasıl çocuk hasta edildiğinin an be an görüntüleri...

Bayram sabahı biraz keyifsiz kalktı. Ama sıkıntı yok biz bunu aşarız, her türlü animasyon mevcut. Babaanne, dede, tuuubaaa da var. Tuba’nın bebeği favorisiydi zaten. Saçından sürüye sürüye bütün evi ve bahçeyi gezdi zavallı bebek. Tuba’nın, yerde sürünen bebeğine bakışları ve Ulaş her elinden bıraktığında bebeği kapışındaki yüz ifadesini asla unutmayacağım. Görmeye değerdi. Dedemizi, babaannemizi öptük, harçlıkları kaptık tabi ki klasik her bayram olduğu gibiJ
Veeee hoşgeldin mide bulantısı, ateş, kusma… Öğlen öğününden başlayarak akşama kadar içindeki herşeyi babaannenin evine bıraktık. Torunuyla hasret gidereceğini, güzel vakit geçireceğini hayal eden babaannenin bundan sonraki aktivitesi kova, yer bezi, çamaşır makinesi oldu. Halbuki hayal edilen kova, kürek ve kumdu.
Uzun lafın kısa nerede o eski bayramlar…